30 Ocak 2012 Pazartesi

Çıtır Tavuk Baget...

Karlı birgün de eşimin eve nasıl geleceğini düşünerek geçirdim saatlerimi. Birkaç gün daha yağacakmış, Allah dışarıda çalışanlara,işleri trafikte geçenlere ve yolda kalanlara yardım etsin inşallah.

Benim de dolapta pişirilmeyi bekleyen bagetlerim, yine dolapta dünden kalmış makarnaya eşlik etti bu akşam. Yemek faslını bitirdik çok şükür, yarın ola hayır ola...

Yapılışı: Tavuk bagetler tuzlu suda haşlanır, derileri soyularak önce çırpılmış yumurta+karabiber+tuz karışımına, daha sonra da galeta ununa bulanarak kızgın yağda kızartılır. Havlu kağıdın üzerine alınarak fazla yağı aldırılır. Afiyet olsun.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Bizim Usül Ev Yapımı Ayvalık Tostu...

Demek ki aklımın bir köşesinde sürekli bu lezzet beni çağırıyormuş ki, bir anda akşam için tost yapmaya karar vermişim. Kaçamak günler dediğim günler bu günler :)
Büyük oğlum "yemek de ne var anne" diye sorduğunda, tost olduğunu söyleyince mutluluktan sevinç naraları atmıştı. Ayberk'ime de özel olarak yaptığım tostunu yedi bitirdi, nasıl olmuş oğlum beğendin mi dediğimde, büyüdüğünde iyi bir gurme olmaya aday olan oğlum, "kumpiri andırıyor" cevabını verdi :) ( İçimden geçirmiyor değilim keşke her yemeği böyle iştahla yesen oğlum diye.) Tostumu diğerlerinden ayıran en büyük özellik, ekmeğin üzerine güzelce acuka sürüp onun üzerine malzemelerimi eklemiş olmamdır.

Acuka : Biber salçası, domates salçası,ceviz, zeytinyağı, sarımsak ve çeşitli baharatlarla hazırlanan kahvaltılık bir sos. Marketlerde hazır olarak satılıyor.
Trabzon ekmeği ya da benzeri büyük dilimli ekmeklerden çok lezzetli oluyor. Ekmeğin üzerine her yerine gelecek şekilde acuka sürülür, sırasıyla dilimlenmiş kaşar, salam dilimleri, doğranmış sucuklar dizilerek, yağlanır, pişirilir. Kızaran tostların arası açılarak amerikan salatası ve ketçap gezdirilir. Afiyet olsun.

Doğan Cüceloğlu’ndan MUHTESEM BIR YAZI

Bir İnsanın
Anavatanı...

Bir gün seminere
başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim,dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.- Ne oldu, nasıl oldu?- Üç
yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır."Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:- Hatta daha da ilerisi için
söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?- Hayır, neden?- Çünkü onu görünce
hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha dasıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılarvardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devametti:- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra
düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için
geldiğim İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım,biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.- Radikal bir karar!- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.Gerginliğim, üzüntüm
gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk,çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanlarıaktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedimki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta
kalsın, ama çocukluğunuyaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla
ile ilgili pek birçaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdideğiştirelim bunu.- Eşiniz ne dedi?- Hocam biliyor musun ne oldu?- Ne oldu?- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kimbu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki
çocukluğunu yaşayacakmış!Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecekilerleyecek! Öyle şey olmaz."- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?- İşte onu dediği günün
sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapınınyanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım vededim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve"Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıyaineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim,onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları
bakıyorlarmış,onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saataltıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprakiçindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çokmutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla
oynamayabaşladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz günsonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla,kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum.Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına
vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. "Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdimve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki
haftasonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha öncekiveli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, amaödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor.
Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim
ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.- Eşiniz gelmek istemedi!- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır senyalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçesıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasınageçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle
konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum.En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıftaarkadaşlarını hiç rahatsız
etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptıkşimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha
sonra anlattım.Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş."Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim.
Kucaklaştık."Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!
Doğan CÜCELOĞLU

Ben okurken çok etkilendim eminim sizlerde etkilendiniz...